Benim Hayalim Herkesin Hayali Olsun, Hayalimi Gerçekleştirecek Ülkemiz İçin Bir Şeyler Yapmak İsteyen Melek Yatırımcılarımı Arıyorum… Onlar Sizlersiniz…

Yerli/atalık tohumlar binlerce yıldır değişen koşullara uyum sağlayarak günümüze ulaşmayı başarmış örnekler olduğundan yaşamın sürdürülebilirliği için birer genetik hazine. Dolayısıyla gıdanın güvencesi olan biyolojik çeşitliliği destekliyor. 

Tek tip ya da hibrit tohuma mecbur kalmak, gıdada bağımlılığı ve açlığı beraberinde getirebilir. Çünkü önceden bilinmeyen bir hastalık ya da öngörülmeyen bir felaket, o çeşidi yok edebilir. Bu nedenle çeşitlilik yaşamın güvencesi. Ancak bu çeşitlilik her geçen gün yok oluyor.

Laboratuvarlarda üretilmiş, numaralanmış, sadece dış görünüş olarak albenisi olan meyve, sebzelere dönüşen tek seferlik tohumların egemenliği, Anadolu çiftçisinin yüzyıllardır ambarında saklayıp ertesi yıl toprakla buluşturduğu atalık tohumları tehdit ediyor. Küçük çiftçiler piyasa şartlarının uygun olmaması nedeniyle bu çeşitleri terk ediyor. Bu da tohumların dönüşüm süreçlerini durduruyor.

Bulundukları yörenin çevre, iklim, toprak koşullarına uyum yetenekleri gelişmiş bu tohumların gelecek nesillere aktarılabilmesi için tohum çeşitliliğinin korunması, ekilerek çoğaltılması ve paylaşılması gerekiyor.

Adım Murat Durak 1973 İstanbul doğumluyum aslen Trabzon Vakfıkebirliyim. Uzun yıllar Matbaacılık ve Reklam ajanslarında Grafik Tasarım alanında hizmet verdim… Artık mesleğimi yapmıyorum bu proje üstünde çalışma kararı aldıktan sonra iş hayatını ve büyük şehri terk ettim bir süre İtalya’da yaşadım ve bu projede çalışacağım araziyi satın almak için kesin dönüş yaptım… 

ELİNİ TAŞIN ALTINA KOY = PROJENİN DOĞUŞU

26 27 yaşlarım da iken bir hayalim vardı mini bir çiftlik sahibi olmak… Hani herkes bazen der ve düşünür ya genelde sohbetlerde geçer şu cümle “ah bir emekli olayım köyüme ya da ege de bir sahil kasabasına yerleşeceğim bahçemde tavuklarım salatalık ve domateslerimi yetiştireceğim tek derdim bahçemde çürüyen domateslerim olacak” genellikle o iş öyle olmuyor, çünkü ülkemizde emeklilik 60 65 ten sonra gerçekleşmekte ve diğer ülkelerdeki emekliler gibi dünya turu yapma fırsatı elimize geçmiyor hepimizin bildiği gibi…. Elden ayaktan düştükten sonra böyle bir hayatı tercih etmek bana mantıksız geldiği için daha erken davranmaya karar verdim hoş 20 yaşımda bu düşüncelere ve birikime sahip olsaydım 21 yaşımda bunu yapardım…

Bu projeyi tasarlarken düşüncelerimde, her şeyden vaz geçmezsem asla başaramayacağımı anladım. 
Çünkü büyük şehirde ofis ortamında çalışıyordum ve büyük şehrin çarkları hepimiz gibi beni de öğütüyordu. Herkes için geçerli hayat şartları benim içinde geçerliydi çalışmak sabah işe gitmek akşam eve gelmek alınan maaş ile faturaları kirayı ödemek sinema tiyatro ve bilumum diğer giderler sürekli aynı şeyler tekrar ediyordu…

Mevcutta ev taksitleri, kredi taksitleri varsa, çocukların masrafları, okul giderleri, kişisel giderler, kredi kartları, masrafların artması demek… Bireyler daha çok çalışmalı bazen ikinci bir iş ya da aile fertlerinden bir ya da daha fazla kişinin çalışması katkıda bulunmasını zorunlu kılıyor çoğumuz için buda sistemden yani tüketim toplumundan çıkmayı yani kurtulmanızı imkânsız kılıyor…

Peki nasıl olmalıydı, sorun neredeydi bende miydi? sistem de miydi? 
Köyden şehre göçün yanlış ama zorunluluktan olduğunu biliyorum üretimi bırakmanın Atatürk’ün bize bıraktığı bu emanete ihanet olduğunun da farkındayım, o zaman yapmam gereken herkesin gittiği yola değil tam tersine gitmek olduğuna karar verdim.

Sistemi değiştiremeyeceğime göre kendimi değiştirmem gerekiyordu. Normal hayatı olan biri için Radikal bir karar almalıydım ve aldım da. Tüketim toplumundan çıkmak için harekete geçtim ve emekliliğime 5 yıl kala istifamı verdim hem iş yerime hem büyük şehre… Artık kendime yeni köylü gözüyle bakıyorum.

Bu çiftlik hayali için kısıtlı maddi imkanlara rağmen uygun bir arazi arayışına girdim, Ege’den başladım Akdeniz bölgesine kadar birçok ili dolaştım çeşitli köyleri gezdim ve kimyasal içeren gübrelerin kullanılmadığı, çevresinde kimyasal kullanılmamış mümkünse orman içinde ya da yakınında en az 5 yıl ekilmemiş bir arazi arayışım nihayet Balıkesir’in Gönen ilçesinde son buldu.

Aradığım özelliklerde Gönen’in Ömerler köyüne 1100 metre mesafede yüksekliği 335 rakımda sessiz sakin ufak bir arazi buldum arazi sahibi yaşlanmış ve oğulları büyük şehre göç etmiş 12 yıl hiç ekilmemiş sağlıklı toprağı olan 10047 Metrekare yani 10 Dönüm bir arazi buldum hiç düşünmeden satın aldım. Tek bir kişi için 10 dönüm fazlası ile yeterliydi.

Amacım bu arazi üstünde kendime sessiz sakin bir yaşam alanı kurmaktı, tarım arazilerini korumak adına yasalar gereği tarım arazilerine betonarme yani temeli olan ev ya da benzer inşaatlar yapmak yasak olduğunu öğrendim, alternatif olarak yaşam alanı nasıl olabilir arayışına girdim Ekolojik Evler dikkatimi çekti hem ucuzdu hem de sakin ve sağlıklı bir hayat sürmek için biçilmiş kaftandı. Bir ekolojik ev yapma fikri doğdu araştırdım ve neler yapabileceğimi buldum…

Ama yine de bir sorun vardı kafamda sürekli beni düşündüren sessiz sakin bir hayat belki beni mutlu edecekti ama eksik olan bir şeyler vardı… ve sonunda onu da buldum eksik olan şey bu hayatın geri kalanını sadece 10 dönümlük arazide minik bir sebze bahçesi ile yiyeceklerimi kendim için üretmek ve kuru kuruya yaşamak mıydı?

Böyle olmamalıydı bu yaşa kadar zaten bir hedefim olmadan yaşamış ve 45 yaşa ulaşmıştım geride bir iz bırakmadan göçüp gidecek miydim?

İşte bu düşünceler içinde boğuşurken ne yapacağımı keşfettim daha doğrusu ne yapmam gerektiğini Sayın, Yılmaz Özdil’in 25 Temmuz 2018 tarihli yazısı uyanmama aklımın başıma gelmesini sağladı, ülkem için elimi taşın altına koymalıydım 45 yaşıma kadar yaşadığım hayatın bir anlamı olmadan sonlanmasını geleceğimiz olan çocuklarımıza bir şey bırakmadan gitmemem gerektiğini anladım. 

Artık bende izinde değilim, Mustafa KEMAL’in izindeyim…. Teşekkürler Yılmaz ÖZDİL’e… 

Öyle bir proje geliştirmeliyim ki hem arkamda iz bırakabileyim hem de bu ülkemin büyük bir sorunu olan yerli tohumların korunmasına katkım olsun istedim ve bu proje böylece doğmuş oldu.

Uzunca bir süre projemde neler yapmam gerektiğini planladım 25 yıl Reklam sektöründe ve ofis ortamında çalışıp öyle birdenbire 3 günde çiftçi olunamazdı bu kadar kolay olmasa gerekti…

Araştırmalarımı derinleştirdim Yerel Tohum gruplarına üye olmaya başladım bir yandan toprak hakkında araştırmalar içine girdim binlerce sayfa okudum hangi sebzenin hangi toprakta yetiştiğini hangi sebze ve meyvelerin hangi hastalıklara yakalandığını çözümlerini hem okudum hem kayıt altına aldım toprağın yapısını, içindeki mikro organizmaların yaşam döngülerini 1 dönüm arazide 20 30 kiloya yakın canlının yaşadığını öğrendiğimde bu hayatın o kadarda basit olmadığı bu işe gerçekten gönül vereceksem en başından yani sıfırdan başlamam gerektiğini anladım, diğer yandan da yasalar gereği satışı yasaklanan atalık yerli tohumlara ulaşmak için Yerel Tohum gruplarında ve Tohum Takas şenliklerinde dağıtılan tohumlara ulaşmaya çalıştım..

Alım satımı yasaklanan bu tohumları benim gibi düşünen yok olmaya yüz tutmuş tohumlarımızı kurtarmak için uğraşan çaba ve emek sarf eden insanlar bu insanların bazıları ticari amaç güderken bazıları gerçekten tohumların kurtulmasına doğanın kurtulmasına tarım topraklarının kurtarılmasına yönelik çalışmalar yaptığına şahit oldum, satışı yasak olan bu tohumların elden ele dağıtılmasını sağlamak amacıyla, yasakları aşmak için tohumları takas şenlikleri ile takas ederek yaymak gibi bir çözüm bulduklarını gördüm ve iyi ki de böyle bir çözümü üretmişler bu yolla birçok tohum elde ettim ve kendi arşivimi oluşturdum.

Tüm bunlar olup biterken araştırmalarımda Perma kültür ile tanıştım şu an idollerim olan iki kişi Bill Mollison – Araştırmacı Bruce Charles “Bill” Mollison Avustralyalı araştırmacı, yazar, bilim insanı, öğretmen ve doğa bilimci Permakültür adını verdiği sürdürülebilir tarım tekniğinin David Holmgren ile beraber kurucusu kabul edilir.

Ve Masanobu Fukuoka – Japonya’da yaşamış bir çiftçi ve filozoftur. Geliştirdiği doğal tarım yöntemiyle ve çölleşmiş toprakların yeniden yeşermesini sağlamasıyla anılır.

Bu dünyaya güzellikler katan doğa dostu bu iki yüce gönüllü insanla tanıştım tabii şahsen değil kitapları aracılığı ile ilk işim Bill Mollison un Permakültüre Giriş Kitabını ardından Masanobu Fukuoka’nın Ekin Sapı Devrimini okudum. Sizlere de tavsiye ederim mutlaka okunmalı bu kitaplar.

Ve sonunda her şey netleşti ne yapacağımı nasıl yapacağımı bulmuştum… ülkemizde 5553 sayılı yasa gereği yerli tohumları üretmek ve ticari amaçlarla satmak yasaklandı Bkz. (Resmî Gazete. Sayı: 26340. KANUN. TOHUMCULUK KANUNU. Kanun No. 5553 Kabul Tarihi : 31/10/2006) yılında, artık çiftçilerimiz atalık tohumlar dediğimiz sürdürülebilir tohumları üretip satamıyor ve kullanamıyor yasaklanan bu tohum kültürü kendi içinde bir döngüye sahip bildiğiniz üzere bu sene ekiyorsunuz seneye ürünü hasat edip bir kısmını gelecek seneye tohumluk ayırıyorsunuz bu döngü sonsuza dek sürdürülebilir tarımı sağlıyor size, bu döngü sayesinde tohumlar kendi kendini yeniliyor daha dayanıklı hale geliyor çünkü doğa her seferinde ekilen bu tohuma katkıda buluyor doğal yollarla birbiri ile çaprazlanan benzer türler sayesinde daha dayanıklı daha verimli daha sağlıklı yeni nesil ürünleri ortaya çıkartıp insanlığın hizmetine sunuyor… ama yeni kanun ile bunun önüne geçildi…

5553 sayılı bu yasa ile yasaklanan yerli tohumlar yerini hibrit dediğimiz kimyasal tarım için geliştirilmiş GDO yani “Genetiği Değiştirilmiş Organizma” ya bırakmıştı çünkü “standart tohum” diye satılan f1 ve f2 sertifikalı bu tohumları kullanan çiftçi hem devlet teşviklerini dönüm başına alabiliyor hem mazot vs. giderler için rahatlıkla kredi çekebiliyor ve ürettiği ürünlerde atalık tohum dediğimiz yerli tohumlardan 2 kat daha fazla ürün vermekte bu durumda eski tohumlar yok olması kaçınılmaz.

Sebebi ise tüketicinin tercihi mecburen hibrit tohumlarda yani GDO lu üründen yana bunun sebebi ürünün ucuz olması ve paramızın alım gücünün düşük olması başı çekiyor. Hibrit tohumlarla üretilmiş konvansiyonel tarım ürünlerinin görüntüsü rengi standarda bağlanmış aynı kalıptan aynı fabrikadan çıkmış gibi oysa yerli ürün yani sağlıklı ürünler şekilleri bozuk renkleri birbirinden farklı tamamen doğanın tohuma verdiği şartlara bağlı olarak yetişmekte.

Örneğin Domates; marketlerde ve manavlarda gördüğümüz domatesler, inceleyin hepsi kıpkırmızı standart boyda ve dışarıdan öyle güzel görünmekte ki ama bu aldatıcı bir durum çünkü sağlıklı olmuyorlar test etmek ise mümkün örneğin sağlıklı domates doğal yolla yetiştirilmiş ise buzdolabının dışında mutfak ortamında bıraktığınızda en fazla 3 gün içinde yumuşamaya, buruşmaya ve çürümeye başlıyor.

Süreç en fazla 7 gün sürüyor ve domates çürüyüp çöp oluyor oysa konvansiyonel tarımla üretilmiş GDO lu bir domates buzdolabı dışında mutfak ortamında bırakıldığında hiç yumuşamadan 10 15 gün durabiliyor buruşma evresi ise daha uzun 15 20 gün ve hatta daha uzun gün sayısı geçtiğinde ancak çürümeye başlıyor bu süreç bazen 25 günü geçiyor. 

Yani hibrit domatesimiz eğer bol ilaç yani kimyasal ile korunmuş ise normalden 3-4 kat daha uzun süre dayanıyor sağlık açısını siz düşünün artık. 

Domateslerin tadı Doğal ve kimyasal’sız üretilmiş ise mis gibi aromasının kokusunu kestiğiniz an hatta kesmeden hissediyorsunuz ama konvansiyonel üretimle üretilmiş domateste bu kokunun zerresi bulunmuyor tadı kötü olduğu gibi bazılarının içinden normalde toprağa ektiğinizde çıkması gereken filizler daha domatesin içindeyken bazı tohumları filizleniyor çoğumuz bu duruma denk gelmişizdir.

Çiftçi yerli tohumla sebze üretebilir ama ürün rekoltesi yarı yarıya olduğu için daha pahalıya mâl oluyor bunun yanında yerli tohumla üretim yapan çiftçiler ne teşvik alabiliyor nede kredi çekebiliyor kanunlar artık bunu yasaklıyor uymayanlara da hapis cezası veriyor….

Bu durumda yerli tohumlarımız yok olmaya mahkûm edilmiş oluyor ister istemez. 

Örneğin Diyarbakır Karpuzu meşhur karpuzumuz artık ülkemizde yetişmiyor tohumları alınan bu karpuzlar artık İspanya da yetiştirilip ithal ürün olarak ülkemize getirilip bizlere satılıyor…. İspanya yılda 25 milyon dolar bizim karpuzumuzu bize satarak gelir elde ediyor…

Ne acı değil mi…?

Yerli tohumlarımız birer birer yok oluyor. Bir şeyler yapmamız gerekiyor işte bu projenin var olma sebebi…

Bir yandan durum böyle iken diğer yandan son 20 yılda köylerden kentlere göç başlamış bunun sebebi ise ithal ürünlerin yurda büyük bir hızla ve çok miktarlarda sokulmasıydı artık ithal ürünler sayesinde tüm sebze ve meyveler ucuzladığı için çiftçinin kazancı bitme noktasına geldiğinden artık gençler büyük şehre göç ediyorlar, ailelerini kente taşıyor ve çiftçilik yapmaya son veriyorlar. Çünkü eskisi gibi ekmek biçmek kazandırmıyor ailesine bakamayan köylü kesim büyük şehre göç edilmeye zorlanıyor.

Köylerde kalan son kişiler de bu göç furyasındaki kişilerin anne babaları, kocamış halleriyle toprak sürüp ekip biçemeyecekleri aşikâr ve sonunda çiftçilik ister istemez bu şartların zorlaması ile yok oluyor hala çiftçiliği sürdürmeye çalışanlar ise kan ağlıyorlar…

Balıkesir’in Gönen ilçesine bağlı tüm köylerin geçmişini araştırdığım da yıllar içerisinde 3000 4000 nüfuslardan yavaş yavaş kademe kademe önce 2500 lere sonra 1500 1000 ve altına düştüğünü gözlemledim diğer illerde de durum farklı değildi hatta bazı köyler hayalet köy durumuna kadar düşmüş tamamen terk edilmiş halde…

Ama kişisel düşüncem insanlar bir gün köylerine dönmek isteyecekler büyük şehrin acımasızlığına dayanamayarak köyüne dönmek isteyecek ve hatta zorunda kalacaklar. Köyünde atasından kalan arazilerini evini satıp savmak zorunda kalanlar ise yerleşecekleri en küçük toprak parçasının peşine düşecekler. Sebebi ise en iyi bildikleri iş ekmek biçmek yani çiftçilik.

Belki bizler görmeyeceğiz ama bilim insanlarının öngörülerine göre önümüzdeki 30 40 yıl içinde içme suyu savaşları 40 60 yıl sonra ise gıda savaşları yaşanacak şeklinde ikazları mevcut aynı bilim insanları bizleri küresel ısınma konusunda iklimlerin değişeceğini kaymaların yaşanacağını aşırı sıcakların ve aşırı soğukların yaşanacağı konusunda da uyarmışlardı yıllar önce, hepsi birer birer gerçekleşiyor.

Köyden kente göç konusu, çok üzücü bir durum ülkemiz adına, 20 yıl öncesine kadar tarımsal alanda kendi kendine yeter ülkemiz şu anda samanı ithal eder duruma gelmiş, hatırlamakta fayda görüyorum Kurtuluş Savaşından sonra ulu önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK ün talimatlarıyla birçok fabrikalar kurulmuş ve bu çok verimli topraklarda üretilen domates üzüm gibi sebzelerle bu fabrikaların bedelleri fabrikaları kuran ülkelere ödenmişti…

Yani uzun lafın kısası özetle büyük şehirlerde yaşayanlarımız artık sağlıklı gıdaya ulaşmakta zorluklar yaşamaktadır. Uzun vadede bu ilaçlı ürünler sebebiyle bir çoğumuz kansere yakalanmakta çocuklarımız sakat doğmakta ve topraklarımız uzun vade de ölmektedir bu kimyasal bombardımanı sayesinde.

Peki yapmamız gereken nedir..? 

CEVAP: “Elimizi taşın altına koymalıyız” bu durumda yapılması gereken şey el birliği ile tohumlarımızı kurtarmak, yaşatmak yok olmasını engellemek geleceğimiz olan çocuklarımıza atalarımızdan aldığımız bu mirası sağ salim teslim etmek bu dünyadan göçüp gitmeden önce yapılması gereken yegâne şey budur ve bu projenin oluşmasına ve benim buna gönül verme sebebimdir.

PROJE ADI: ELİNİ TAŞIN ALTINA KOY

Proje birincil hedefi: 1) Yerli ve atalık tohumlardan oluşturduğum canlı tohum bankasından isteyen herkes ücretsiz olarak faydalanabilmesi, tohum talep edip tohumları üretebilmesi ürettiği bu tohumlardan sağlıklı ürünler tüketebilmesi ve tohum bankasına herkesin katkıda bulunabilmesi. Tohum bankasının özelliği bir tohum bu listeye dahil olduğunda her yıl belirli bir miktarını ekip yeni tohumlar şeklinde geri koyacağım bu sistem ile tohum isteyen kişilerden tohum gelmese bile hiç tükenmemiş olacak sistemde yani sürekli üretiliyor olacak.

Proje ikincil hedefi: 2)
(2-a) Sürdürülebilir bu tohumlardan sağlıklı doğal ürünler üretip hem oluşturduğumuz bu tohum bankasındaki tohum döngüsünü sürdürmek,
(2-b) hem de bu doğal tamamen sağlıklı üretilmiş ürünlere ihtiyacı olan öncelikle doktor tavsiyesi ile doğal ürün tüketmesi gereken öncelikli olarak yaşlı hasta ve bebeklere ikincil olarak herkese sağlıklı ürünler sunmak.
(2-c) Ailesinin sağlıklı gerçekten doğal ürünler tüketmesini isteyenlere satın aldıkları ürünlerin gerçekten doğal ve sağlıklı olduğuna emin olamayan kişilere bu ürünleri ulaştırmak ama doğal ve sağlıklı ürün diye 5-6 katı fiyat ile değil pazardaki ürünler gibi normal fiyatlarla pazarda 3-4 tl iken 6-7 tl ye ulaşması normaldir.

Organik ya da doğal üretilmiş ürün satan internet sitelerinde kilosu pazarda ya da manavda 3-4 tl iken 17 18 tl den hatta 20 tl den satılması sağlıklı gıdaya ulaşmak isteyenleri kandırmak ve kullanmak demektir.

Bunun önüne geçilmesi gerçekten normal şartlarda ve fiyatlar ile bu ürünlerin üretilebilmesi… toprak bakımı maddi bir külfetten çok insan emeğidir. Ve toprak size karşılığında bu sağlıklı ürünleri verir tüm mesele üretken olmak çalışmak ve aç gözlü olmamaktır.

Atalık tohumlarımızın korunmasına destek vermek ülkemiz için elini taşın altına koymak adına destek olamıyorsanız bile yine de başarıya ulaşması için katkı sağlayabilirsiniz, daha çok kişiye ulaşması adına sosyal medya hesaplarınızda proje boyunca paylaşım yaparak projenin daha çok kişiye ulaşmasını sağlayıp başarıya katkı sağlayabilirsiniz.

Şimdiden destek olan olamayan ülkemiz adına bende buradayım diyen, paylaşım yapan herkese teşekkürler.

  1. PROJE SAYFASI üstünden ürettiğimiz tohumların kaynak olarak hangi şehirden geldiği kim tarafından gönderildiği cinsi ve miktarı + stoktan kimlere ve hangi ile gönderildiği + gönderilen kişi farklı bir tohum ile tohum bankasına destek olup olmadığı günlük olarak takip edebilecektir. Bu site sistemin nasıl işlediğini anlık olarak gösterecek.
  2. www.muratdurak.net kişisel blogum üstünden tüm bu projenin her aşamasını takip edilebilirsiniz.

Ve tüm bu sistemin işleyişi aksamamasını muhasebesini özellikle tohum konusundaki envanterleri site güncellemelerini gönüllü olarak ben tutacağım ve bunu yaşamım boyunca sürdüreceğim…

İşte o zaman her şey anlam kazanacak ve benim hayalim gerçek olmuş olacak….

EDİT: HATIRLATMAKTA FAYDA GÖRÜYORUM BAZI ARKADAŞLAR KÖY TURİZMİ PROJE FİNANSMANI OLAYINI TOHUM BANKASI PROJESİ İLE BİR OLARAK DÜŞÜNÜYORLAR BU BÜYÜK BİR HATADIR BENİM PROJELERİM 2 TANEDİR VE TOHUM BANKASI PROJESİ TAMAMEN GÖNÜLLÜ YAPMAK İSTEDİĞİM BİR OLAYDIR YANİ HİÇ BİR ŞEKİLDE PARA KARŞILIĞI TOHUM ALMA SATMA YADA BAŞKA BİR ŞEKİLDE PARA GEÇMEYECEKTİR. TOHUM LİSTESİ SAYFASINDAN TOHUM TALEP ETTİĞİNİZDE SADECE KARGO ÜCRETİNİ ÖDERSİNİZ TOHUMLAR GEREKİRSE FİDELER ÜCRETSİZDİR.

SAYGILAR / MURAT DURAK 

4 thoughts on “TOHUM BANKASI PROJESİ”

  1. Merhaba, şimdilik bazı önerilerim olacak. Anlaşılmayan bir konu olursa kağıt kalemi elinize alıp beni her an arayabilirsiniz. Şu an Edremit Akçay’dayım, bilgisayarım formatta telefondan yazıyorum. Kışa doğru İstanbul’a döneceğim. Öncelikle zararlı böceklere karşı böceklerin düşmanlarıyla biyolojik savaşım, bazı mantar ve küflere karşı biyolojik kükürt, sulamada ise damla yöntemini öneririm.Yalnız bu damla yöntemi parklarda uygulanan yöntem değil, İsrail’in çöl tarımında uyguladığı damla yöntemi. Ekolojik (ahşap evler sanırım) evlerde ise farelere karşı yaş veya kuru naneyle savaşım. İlginizi çektiyse telefonla ararsanız genişçe anlatırım. Tavukçuluk yapacaksanız bir arkadaşımın anlattığı yöntemle haftada 400-500 organik et tavuğu üretilebilir. Benim projeme göre siyah legorn, beyaz Denizli horozu ile horozu güzel görünüm ve sesli, tavuğu bol yumurtlayan Endülüs cinsi tavuklar üretebilirsiniz. Bunların hepsi aynı anda olmayacak doğallıkla, yavaş yavaş, kademe kademe olmalı. Bence her yenilik pilot bir alanda tecrübe edilmeli. Başarılar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir